Kendi içine kapanık bir birey, trajik bir kaza sonucu kaybettiği sevgilisinin yasını tutarken, özel bir uyku laboratuvarının kapısını çalar. Burada uygulanan Lucid rüya metodu, onun için sevdiği kadını rüya aleminde yeniden kucaklama umudu yaratır. İlk seanslarda her şey bir masal gibi görünür; renkler canlı, anılar son derece net, kalplerini ısıtan eski şarkılar arka planda çalmaktadır. Ancak, rüya ile gerçek yaşam birbirine karıştıkça zaman kavramı bozulur, duvarlar hareket etmeye başlar, bilim insanlarının soğukkanlı uyarıları kahramanımızın kulaklarında fısıldar gibi gelir.
Gerilim oranı sürekli artar: Adam, rüyasının en ince ayrıntısını korumaya kararlı bir şövalye haline gelirken, laboratuvardaki deney düzenekleri neredeyse bir zaman makinesi kadar riskli duruma gelir. Lucid seansların fazlası, zihninde kapıları yıkan bir fırtınaya benzeyen izler bırakır; her yeni yolculuk, sevgilisini yaşatmaya çalışma ile kendini kaybetme arasındaki ince dengeyi biraz daha zorlar. Filmin duygusal yoğunluğu tam bu noktada zirveye erişir; seyirci, aşkın ve anıların sınırsız gücünü sorgulamaktan kendini alamaz.
Son bölümde hikaye, baş karakter gibi hızla gelişir. Görsel efektler rüya mekaniğini süslerken, yönetmen dram ile bilim kurguyu ustalıkla harmanlar. Finalde izleyiciye belirgin yanıtlar sunmak yerine, rüyanın pamuk gibi perdelerini hafifçe açarak gerçeği bulma görevini bizlere bırakır. Bu yüzden, sinemadan çıktığınızda zihninizde hala aynı soru kalacaktır: Sevdiğimiz insanlar mı bizi var kılar, yoksa onları yaşatma arzusu mu?